Fall 2: Deadpoint – Düşemeyesilecer!

Fall 2: Deadpoint – Düşemeyesilecer!

Fall 2: Deadpoint gelmiş geçmiş en konforlı hayatta kalma hikayesine sahip olabilir. 40 derecelik Tayland sıcağında, uçurumun kenarında mahsur kalan hanım kızlarımız, 48 saat boyunca güneşin çatında hayat mücadelesi verdikleri halde hiç değilse susuzluk, açlık, cilt yanığı ya da halüsinasyon görmek gibi dertlere sahip değiller.

Kainattaki ilk ve tek “Tek Mekanlık Filmler” kitabının yazarı olarak, çok uzun bir süre boyunca sorumluluktan kaçtım ve ilk Fall filmini izleme fırsatını bir türlü bulamadım. Öyle ki, bu filmi izleme bahanesi bile ilk filmin başına oturmamı sağlayamadı. O sebeple, ikinci filme dair bir kısım yorumlarım, bazı hasarlı öngörüler barındırıyor olabilir.

Fall: Deadpoint, hiç kuşkusuz gelmiş geçmiş en zorlama devam filmlerinden biri olabilir. Tam kitsch mutfağından çıkma, dört dörtlük bir saçmalık ve böyle ilahi denk gelişlere tekabul eden saçmalıklarla aranız iyi değilse, zaten sizin kaleminiz bir gerilim örneği değil. Bu tehlikeli yolculuktan sağ kurtulabilmek için, mantığınızı yer çekimsiz ortama kilitlemeniz gerekiyor.

Spoiler vermeden şöyle açıklayayım: Aslında biçimsel bir meydan okuma gibi görünen, ilk filmdeki 610 metre yüksekliğindeki televizyon kulesine tırmanma fetişinin beraberinde gelen faciayı ve travmayı hızla bertaraf ederek, ana karakterleri bambaşka bir manyaklığa sürüklüyor film. Hem de ana karakterimiz, yaşadığı taptaze travma sonrasında, hiç tanımadığı biri tarafından “yaaaa bomboş bir hayat yaşayacağına neden Tayland’ın kalbinde, uçuruma kayıp düşme garantili bir yolculuğa çıkmıyoruz ki” şeklinde kafalanarak atılıyor bu maceraya.

Tayland’daki Kwan Dağı’nın, uçurum kenarındaki çürük bir parkurunda yürümek için, muhtemelen ciddi bir takım nörolojik sorunlara sahip olmanız lazım. Hele ki bu parkur geçişi bir başkasının “bucket list”inin bir parçasıysa, durum sandığımızdan daha da trajik olabilir. Lord of the Rings’te Moria Madenleri’nde Balrog’dan kaçan Yüzük Kardeşliği ekibinin bile başına gelemeyecek türden bir dolu fantastik denk düşüşün ardından, Kwan Dağı uçurumunda mahsur kalmayı başaran Jax ve Luce ise aslında epey şanslı.

Nitekim Tayland’ın cehennem sıcağında, bütün gün mecburen güneşin altında mahsur kaldıkları halde, 48 saat boyunca ne ciltleri haşlanıyor, ne susuzluk çekiyorlar, ne acıkıyorlar ne de halüsinasyon falan görüyorlar. Bence son yıllarda görebileceğiniz en konforlu hayatta kalma hikayesi bu olabilir. Hal böyle olunca da, her iki karaktere dair tek kaygımız, “ay ayakları kayacak mı?” tarzı anane tedirginliğinin bir adım ötesine geçemiyor. Karakterlerin ayak bastığı her yer, tam onların o anda o mekanda olmasına beklercesine dağılıyor zaten.

Dolayısıla bir süre sonra gerilim reseptörleriniz falan uyuşuyor. Daywalkers ve Predestination gibi ardı ardına patlattıkları iki şahane filmle sükse yapmış olan Michael ve Peter Spierig kardeşler, ısmarlama senaryoları aynı maharetle kotaramıyorlar belli ki. Jigsaw, lanetin başlangıç noktalarından biriydi zaten. İlk filmin senaryosuna da imza atan Scott Man, bu sefer koltuğu daha maharetli isimlere teslim etse de, bu kadar sinyal yükseltmeye gerek duyulacak bir materyal yok ortada.

Fall: Deadpoint, ne Adam Green’in Frozen’ı kadar doğal bir ritmde gerilimi yükseltebiliyor ne de Danny Boyle’un 127 Hours’u kadar, karakterlerle rahatça özdeşlik kurabileceğimiz bir alan sağlıyor. Spieriggiler, sürekli daha fazlasını gördüğü için beyni seriden uyuşmaya başlayan izleyiciyi, daha anlamsız absürtlüklerle dürtüp, algılarını diri tutmaya çabalıyor. E hal böyle olunca da bir süre sonra en yüksek frekanslı absürtlüğe karşı bile bağışıklık kazanmış bir biçimde, neredeyse sıfır hissiyatla salonu terk ediyorsunuz. En azından, bana olan şey tam olarak buydu, diyeyim.


RETROVILLE TV

NEDEN TUTMADI?

Sinema tarihinin değeri bilinmemiş, kıyıda köşede kalmış, seyirciden ya da eleştirmenlerden çokça dayak yemiş, gişede çuvallamış ama bir şekilde hayatımızda iz bırakmış yapımlarını keşfetmeye hazır mısınız?