The Blood of Dawnwalker İnceleme: Witcher 3’ün Mirasını Taşıyabiliyor mu?

The Blood of Dawnwalker İnceleme: Witcher 3’ün Mirasını Taşıyabiliyor mu?

The Blood of the Dawnwalker kesinlikle yılın en müthiş sürprizlerinden biri. Sadece yılın en iyi oyunlarından biri değil, “bence” Vampire: The Masquerade – Bloodlines’ın hatta Vampyr’in bile ötesine geçebilecek bir oyun! Abarttım evet! Umarım pişman olmam!

Öyle aman aman beklemediğim için de ayrıca şaşırdım. Lakin son yıllarda kendisini RPG şeklinde paketleyen bir dolu soulslike kılıflı çöpün ardından çatır çatır RPG deneyimi yaşayabildiğimiz vampir temalı bir oyuna cidden hasret kalmışız! En büyük çekincem, hikâyenin geç açılma ihtimaliydi. Bence beklemediğim kadar hızlı bir biçimde kana karışıyor ve ilk defa sadece belli insanüstü güçlerin sınırını kırıp ciddi ciddi metafizik güçlere sahip bir vampiri kontrol ediyoruz.

Yani tek meziyetimiz Rayne gibi, diğer vampirleri biçmek ya da Jonathan Reid gibi çatışmaları içinde boğulmak değil burada. Dönüşüm sürecinde -en azından benim beklediğimden- çok daha trajik kararlar almak zorunda kalıyoruz.

Diyaloglar gayet iyi, atmosfer yaratımı ve inşa edilen öykü evreni de gayet şahane. Ya aslında şahane dediğim de, doğrudan The Witcher’ın evrenını kopyalamışlar. Sanırım Ay sonunda yeniden dadanacağım The Witcher III: Remastered öncesinde bir çeşit ısınma turu olarak değerlendirdiğim için de gözümdeki değeri biraz daha yüksek olabilir.

Oyun içi gerçek zamanlılığı kritik bir noktaya oturtmasını da sevdim. Yani her görev, hatta bazı münferit eylemler, kalibresine göre bir, iki ya da üç saat alıyor. Dolayısıyla gece ve gündüz saatlerinizi, bunu stratejik olarak mantıklı bir temele oturtarak harcamanız gerekiyor. Özetle burada Haritadaki bütün görevleri temizle, sonra ana göreve dön.” türü klasik bir RGB mantığı yok!

Oyun çok özgür! Hatta bu türden bir RGB oyun için fazla özgür. Dolayısıyla bu durum da yeniden oynanabilirliğine epey bir yansıyacak. Eski Fallout’lardaki zaman baskısı + Witcher tarzı dallanan görev yapısını açık dünyaya güzelce yedirmiş bence.

The Witcher 3: Wild Hunt’ın oyun direktörü ve Cyberpunk 2077’nin prodüksiyon sorumlusu Konrad Tomaszkiewicz’in liderliğindeki Rebel Wolfs ekibi, yukarıda bahsettiğim açılardan doyurucu bir oyun yaratmış olsalar da, daha pek çok geliştirmeye gebe bir öykü var karşımızda. Yani yeni bir Cyberpunk 2077 vakası kapıda gibi görünüyor.

Öncelikle yeni jenerasyon gibi görünen bir oyun değil The Blood of Dawnwalker… Tahminen, pazarlama maliyetleri de dahil olmak üzere 80-90 milyon dolar bandına sahip bir oyun için, sunabileceklerini maksimum seviyede sunmuşlar. Detaydan yoksun dokular, pek de keyif vermeyen combat sistemi ve Texture Streaming Pop-in cehennemi yer yer oyundan aldığını keyfi azaltsa da, 150 kişilik bir ekiple 4 yılda geliştirilmiş bir oyun için, daha sonra revizyona uğrayacak bu eksiklikleri görmezden gelmek benim için pek de sorun olmadı.

Orada burada “klişe bir hikaye” falan diyenler olmuş. İnsanlık tarihinde, hikaye anlatıcılığı geleneğinin tarihlendirilenilir açıdan ibir 50 bin yıl geriye gittiği düşünüldüğünde, bu yorumun kendisinden daha klişe bir hikaye değil, orası kesin. Bu arada hikaye öyle zırtlak klişelere falan da sahip değil. Hatta klişe olmamak için karmaşaya bulanmaksınız, basit fikirlerle işletilmiş.

The Blood of Dawnwalker’ın en büyük sorunu, Onimusha: Way of the Sword’dan bir gün önce çıkmış olması. Bu eylül ayı, insanlık tarihinin sonunu getirecek kadar çok oyun düşecek piyasaya!

Umarım sağ kurtulabilmeyi başarırız!


RETROVILLE TV

NEDEN TUTMADI?

Sinema tarihinin değeri bilinmemiş, kıyıda köşede kalmış, seyirciden ya da eleştirmenlerden çokça dayak yemiş, gişede çuvallamış ama bir şekilde hayatımızda iz bırakmış yapımlarını keşfetmeye hazır mısınız?