Halloween: The Game – Michael Myers Bu Rezilliği Hak Etmedi!

Halloween: The Game  – Michael Myers Bu Rezilliği Hak Etmedi!

Korku sinemasının en ikonik karakterlerinden biri olan Michael Myers, yıllardır oyun dünyasında hakkıyla değerlendirilmeyi bekleyen karakterlerden biri. Myers’ın hakkı daha önce Dead by Daylight, DLC formunda da olsa teslim edilmeye çalışılmıştı. Fakat nihayet kendi oyununa kavuşan Michael Myers’ın karanlık hikayesini odağına taşımayı hedefleyen Halloween: The Game, bu beklentiyi karşılamak bir yana, Carpenter’ın şaheserinin yüzüne tüküren bir oyun olmuş

Muhtelemelen “Halloween yaklaşırken bir Halloween oyunu çakalım” gibi basit bir mantığın ürünü olan Halloween: The Game, bugün slasher konseptini video oyun arenasında bambaşka bir noktaya taşıayn Dead by Daylight‘ın matematiğini seriden cebe atmayı hedefliyor. Myers başta olmak üzere, neredeyse bildiğimiz bütün korku ikonlarını bünyesinde barındırarak, video oyun alemine slasher all star karması işleyen Dead by Daylight dururken, Halloween: The Game’in yüzüne kim bakar, gerçekten de merak konusu!

Halloween: The Game – Bir Markanın İntiharı!

Halloween: The Game’in en büyük kozu, aslında oldukça basit: Halloween markası ve Michael Myers.
Beyaz perdede yeterince sündürülmüş bir meseleyi bir de bilgisayar oyuna taşıma mantığı, belli oranda nostaljinin satar olduğu bir ortamda anormal değil.

Zaten oyunun yapımcılarının büyük büyük bir iddiaları yok ve oyuncuları genel anlamda yakalamaya çalıştıkları kısım da iki buçuk saatlik hikâye modu. Aslında orijin öyküsüne dair hemen hemen her şeyi yalayıp yutmuş, otuz beş yaş üstü oyuncular için, burada da yeni bir şey yok. Yani kendinize ortalama altı grafikler ve gayet berbat oyun mekanizmasına rağmen optimum sayılabilecek dejavu hissi satın almak istiyorsanız, çok da yanlış bir yerde durmuyorsunuz. Hele ki 1978 yapımı John Carpenter klasiği Halloween ile büyümüşseniz, Michael Myers’ın dünyasına yeniden girme fikri, bütün bu pragmatik faciaya rağmen bir noktaya kadar cazip geliyor.

Sorun şu:

Bu cazibeyi oyunun kendisi taşımıyor.

Oyunun mekanikleri, grafikler ve genel oynanış hissi, bugün piyasada bulunan korku oyunları düşünüldüğünde son derece yetersiz. Oyunun gelişticisi ve yapımcısı olan IllFonic Publishing’in zaten büyük büyük iddiaları yok ama iddiasız bir Halloween oyununun da gerçekten bir anlamı var mı sahi? Bir Halloween oyununun sahip olması gereken gerilim, atmosfer ve takip edilme hissi yerine, zaman zaman “Bu gerçekten piyasaya sürülmüş bir oyun mu?” dedirten bir deneyim ortaya çıkıyor ortaya. Oyundaki en ironik şey ise, Myers’ın aheste aheste yürüyerek kurbanlarını yakalama absürtlüğüne çok daha absürt bir cevap bulmuş olması.

Evet! Myers bir takım metafizik ve hatta telepatik güçlere sahip. Nitekim onun hantal yapısının, iki buçuk saatlik de olsa bir öykü modunu çok rahat taşıyamayacağını düşünen IllFonic Publishing ekibi, soluğu Myers’ın belli oranda metafizik güçlere sahip olması fikrinin yanıbaşında almışlar.

Halloween: The Game Gibi Bir Oyuna Gerek Var Mıydı?

Dead by Daylight, yıllardır asimetrik korku oyunlarının ne kadar eğlenceli olabileceğini oyunseverlere gösterdi. Dahası, oyun yalnızca kendi yarattığı karakterlere yaslanmak yerine korku sinemasının en önemli ikonlarını bünyesine katmayı başardı. Dolayısıyla Michael Myers olma deneyiminin tek başına bir cazibesi kalmadı. Dolayısıyla, böyle bir durumda aslen hikayenin satacağı gerçeğini göz ardı etmememiz gerekiyor.

Myers’ın, akıl hastanesinden kaçtıktan sonra neredeyse emprovize bir biçimde kıyım yapmaya başlaması, bugünün oyun ikliminde çok da cazip değil. Bu hikayeyi daha önce gördük. Daha da önemlisi, daha önce görmüş olduğumuz bu hikaye de, basit bir stereotipten ibaretti. Carpenter’ın yarattığı ve Rob Zombie’nin de belli açılardan farklı bir noktaya taşıdığı bu kültün, video oyun arenasına çok daha sağlam bir biçimde uyarlanmasını beklerdim. Tamam, belki 007 First Light kadar radikal bir hikaye beklemek doğru olmaz ama hiç değilse birkaç akıllı dokunuşla, oyuncuda heyecan uyandırabilecek bir karizması ve kredisi var Myers’ın.

Dolayısıyla Halloween gibi devasa bir markanın, 2026 yılında oyuncunun karşısına çıkıp “Bakın, Michael Myers var!” demesinin artık tek başına yeterli olması mümkün değil.

Oyunun kendisinin de iyi olması gerekiyor.

İki Buçuk Saatlik Hikâye Gerçekten Yeterli mi?

Halloween: The Game’in savunulabilecek birkaç tarafı var.

Bunlardan biri kısa hikâye modu.

Yaklaşık iki buçuk saatlik deneyim, özellikle Halloween hayranları için nostaljik bir gezinti görevi görebilir. Oyunun içerisine serpiştirilen küçük detaylar, göndermeler ve Halloween evrenine yapılan bazı dokunuşlar, serinin hayranlarına münferit keyifli anlar yaşatabiliyor. Tabi gereğinden fazla iyimser bir Halloween hayranıysanız.

Halloween: The Game’in grafik tarafı da pre-gen üzerinde vasatlığa sahip. Şu grafikler 10 yıl önce bile göze yeterince fiyakalı gelmiyordu. Tam da bu sebeple bugünün AA oyunlarıyla kıyaslama gafletine düşmeyeceğim. Nitekim mesele sadece grafik kalitesi değil. Atmosfe yaratımında da özensizlik göze hitap etmeyecek cinsten sonuçlar doğurmuş Yani grafiklerin kendisinden ziyade oyunun genel sunumu ucuz ve özensiz bir his bırakıyor. Halloween gibi özellikle atmosfer yaratımının lezzetiyle efsaneleşmiş bir serinin oyununda bu unsurların çok daha güçlü bir biçimde sunulmasını beklemek abest değil.

Michael Myers’ın en büyük silahı zaten silahı değil.

Sessizlik.

Beklemek.

Görünmemek.

Bir anda ortaya çıkmak.

John Carpenter’ın 1978’de yarattığı korkunun temelinde bu minimalist yaklaşım yatıyor.

Halloween: The Game ise bu mirası alıp üzerine gerçekten etkileyici bir oyun mekaniği inşa etmek yerine, markanın tanınırlığına fazla güveniyor.

John Carpenter’dan Özür Dilerim

Burada kişisel bir itirafta bulunmam gerekiyor.

John Carpenter üstadımızdan özür diliyorum.

Çünkü ben de bu oyunu satın alarak suçun bir parçası oldum. Hem de oyun dünyasının en hareketli dönemlerinden birinde yaptım bunu! Bunca kaliteli yapımın arasında, gidip yalnızca “Halloween lan bu!” diyerek bir oyuna şans verme gafletinde bulundum.

Sonuç?

Yaklaşık iki buçuk saatlik bir pişmanlık.

Sonuç: Yılın En Kötülerinden Biri

Halloween: The Game, dev bir korku markasının arkasındaki potansiyeli değerlendirmek yerine, büyük ölçüde marka değerinin ekmeğini yemeye çalışan bir yapım izlenimi veriyor. Yaklaşık iki buçuk saatlik hikâye modu, birkaç nostaljik detay ve düşük fiyat, oyunun bazı eksiklerini bir miktar tolere edilebilir hale getirebilir.

Ama bunlar oyunu iyi bir oyun yapmıyor.

Mekanikler açısından zayıf, görsel anlamda çağın epey gerisinde, oynanış açısından tatmin etmeyen ve marka değerine gereğinden fazla yaslanan bir Halloween oyunu ortaya çıkmış.

Michael Myers bundan çok daha iyisini hak ediyor.

John Carpenter’ın yarattığı miras bundan çok daha iyisini hak ediyor.

Ve açıkçası biz oyuncular da bundan çok daha iyisini hak ediyoruz.

Halloween: The Game, yılın en kötü oyunlarından biri olmaya aday.

Ve bu kez gerçekten söyleyecek fazla bir şey yok:

Michael Myers bile meseleyi kurtaramamış.

Fatih Yürür


RETROVILLE TV

NEDEN TUTMADI?

Sinema tarihinin değeri bilinmemiş, kıyıda köşede kalmış, seyirciden ya da eleştirmenlerden çokça dayak yemiş, gişede çuvallamış ama bir şekilde hayatımızda iz bırakmış yapımlarını keşfetmeye hazır mısınız?