The Sinking City 2 İncelemesi: En İyi Lovecraft Uyarlaması Olabilir mi?

The Sinking City 2 İncelemesi: En İyi Lovecraft Uyarlaması Olabilir mi?

H.P. Lovecraft’ın eserleri öyle veya böyle son 30 yıldır sinema, edebiyat ve video oyun arenasında kozmik korkunun en önemli ilham kaynaklarından biri haline geldi. Ukraynalı yaratıcı bir ekip olan Frogwares, The Sinking City oyunuyla birlikte Lovecraftien etkilenimi bir adım öteye taşımıştı. The Sinkin City 2 ise, temelde survivor horror matematiği ile Lovecraft’ın kendine has yaratıcı dokusunu tek potada eritmeyi hedefleyen bir oyun olmuş.

Deli bir Lovecraftsever olarak The Sinking City’nin ilk oyununu zamanında oynama fırsatı bulamamamıştım. Bu yüzden The Sinking City 2, benim için seriye biraz geç atılmış bir adım oldu. Fakat iki oyun arasındaki majör değişiklikleri düşündüğümüzde de, eğlenceye çok da geç kaldığımı söyleyemeyeceğim. Özellikle The Sinking City 2’nin dönüşmüş olduğu bu yeni cesur yapı, benim epey ilgimi çekti diyebilirim.

Yine Ukraynalı bir ekip tarafından, savaşın çetin koşullarına rağmen hayata geçirilmeyi başarmış bir proje var karşımızda. Son yıllarda, gayet hazin koşullara rağmen, tutkuyla oyun üretmeye çalışan insanların mücadelesi, sektördeki yaratıcı dokunuşları başka bir noktaya taşıyor. Suçluluk duygumuzu kabartan bir bilgilendirme metninden sonra oyun dengeli bir biçimde giriş kapısını aralıyor.

100 bin dolarlık Kickstarter hedefinin üstesinden geldikten sonra, neredeyse tamamen gerilla ruhuyla hayata geçirilmiş bir oyun The Sinking City 2. Bununla birlikte Frogwares ekibi, ilk oyunun temek dinamiklerinden çok daha farklı bir yapı ortaya koymuş. Oyuncuyu fazla yormadan, ritmini de aksatmadan, hızlıca kana karışan ve 8-10 saatlik oynanış sürecinin dağılım matematiğini de güçlü bir biçimde oluşturan bir oyun var karşımızda.

Silent Hill ya da Resident Evil Klonu mu?

The Sinking City’nin Silent Hill ya da Resident Evil ile kıyaslanması anormal değil. Özellikle ölümüne uzayan hastane sahnesi, harita sistemi ve keşif modeli, doğrudan doğruya eski Silent Hill ve Resident Evil oyunlarının ruhuna öykünüyor gibi görünüyor. Atmosfer açısından da onlarda aşağı kalır bir tarafı yok. Tamamen terk edilmenin eşiğine gelmiş, batmakta olan bir şehir tasviri zaten gerilim açısından oyundaki Lovecraftiyen yapıyı besliyor. Fakat Arkham şehrinden ayrılmak üzere olan son gemilerin kalkış hazırlığı uyarısının hemen ardından, Arkham’da kısa bir gezintiyle beraber oyuna hızlı bir biçimde çekiliyorsunuz.

Sinking City 2’nin parkur ve keşif mantığının, Silent Hill’den ayrıldığı önemli noktalardan biri, hiç kuşkusuz çok daha dinamik bir yapıya sahip olması. Aynı zamanda, her ne kadar yarı açık bir dünya modeli gibi görünse de, parkur takibi sırasında rastgele bir biçimde bazı evlerin içine girebiliyorsunuz. Yani oyun sizi tamamen katı bir parkur mantığına hapsetmiyor. Çevreyi keşfetme konusunda -sınırlı da olsa- sunduğu bu esneklik, hiç kuşkusuz oyunun önemli artılarından biri. Ayrıca Sinking City 2, Silent Hill kadar hantal bir biçimde de girmiyor olaya. En azından başlangıç bölümünde oyuncuyu hızlı seriden ısındırmayı başarıyor.

Dedektiflikten Resident Evil Dinamizmine

İlk oyundaki dedektiflik mekaniklerinin elden geçirilmiş olması, Sinking City 2 hakkında en çok konuşulan değişikliklerden biri. Tabi bu tercih, araştırma, geliştirme odaklı bir yapıyı tamamen değiştirmiş. Yani bu sefer karşımızda çok daha farklı hikaye ve mekaniklere sahip bir survival horror jeneriği duruyor. İlk oyundaki Charles Reed’in yerini, bu oyunda Calvin Rafferty almış durumda. Ayrıca ilk oyun Oakmond’da geçerken, bu oyun Arkham’da geçiyor. Hayır efendim! Batman’ın Arkham’ı elbette ki Lewis Carroll’dan olduğu kadar Lovecraft’tan da pek çok referansa yönelen Bob Kane’in kişisel zevkinden geliyor.

Temelde Sinking City 2, bir korku – gerilim – fantezi üçgeni çizse de, aslen odağında derin bir aşk hikayesi barındırıyor. Bütün şehir hızlı bir biçimde tahliye edilirken, mutantların arasında hayatta kalma mücadelesi verip de, geride bırakılmışlık hissiyle cebelleşmemizin sebebi, sevdiceğimiz Faye’yi kurtarma ümidimiz. Onu yeniden hayata döndürebilmek için adeta sahip olduğumuz hemen hemen her şeyi feda ediyoruz.

Bu kez oyunda Resident Evil etkisini daha belirgin biçimde hissediyorsunuz. Fakat hedefleme sistemi söz konusu olduğunda Sinking City 2’yi Resident Evil ile kıyaslamak pek mümkün değil. Hedefleme epey hantal.

İşin ilginç tarafı ise bu hantallığın oyunun gerilimine istemeden de olsa katkı sağlaması. Evet, hedefleme kötü. Ancak bu durum bir yandan da “tehlike her an, her yerden zortlayabilir” kaygısını canlı tutuyor. Bu sefer insanları zombileştiren şeyler de garip solucanlar yani nam-ı diğer slitherlar. Slitherların namını en net hatırlayabileceğimiz referanslardan biri ise, James Gunn imzalı 2006 tarihli Slither filmi.

Sinking City 2’deki arkadaşlar da aşağı yukarı Gunn’ın filmindekine benzer bir dehşet yaratmayı başarıyorlar. Örneğin, slitherlar tarafından ele geçirilmiş bir bedeni eşek cennetine yolladığınızda, o beden içerisinden çıkan solucanlar, hızlıca kurbanı terk edip yeni bir cesedi ayakları üzerine dikebiliyorlar. Düşman çeşitliliği açısından da optimum bir zenginliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Daha enfekte tipleri yeni hazmetmişken, karşınıza örümceğimsi, onlarca köpek dişi olan başka bir yaratık çıkıyor. Tasarımları bana bazı açılardan Stephen King’in Dreamcatcher ve The Mist hikayelerindeki yaratıkları da anımsattı. Yani özetleyecek olursak Sinking City 2, korku ve gerilim oyunlarıyla semirmiş olan X ve Y jenerasyonları için pek çok zengin referans barındırıyor diyebiliriz.

Lovecraft Atmosferi Başarılı mı?

Bence Sinking City 2’nin en başarılı olduğu alanlardan biri atmosfer yaratımı ve gerilim.

Genel anlamda bu bütçe aralığındaki bir oyundan grafik konusunda AAA seviyesinde beklentiye girmemek gerekiyor. Fakat Sinking City 2’nin genel şehir tasarımını beğenmedim dersem yalan olur. Oyunun görsel dünyası kusursuz değil ama özellikle karanlık atmosfer, mekân tasarımları ve yaratıkların kullanımı Lovecraftian korku hissini büyük ölçüde oyunculara geçirmeyi başarıyor. Üstelik oyun bunu oyuncunun yüzüne sürekli Cthulhu mitolojisi fırlatarak yapmıyor. Kült dünyasına adım adım çekiliyorsunuz. Öyle sanıyorum ki Sinking City 2’yi benzer Lovecraft oyunlarından ayıran en önemli özellik de tam olarak bu.

Sinking City 2, yaklaşık 7-8 saatlik bir oyun süresine sahip. Bu kalibreyi de şişirmeden doldurmayı başarmışlar. Oyunda tam anlamıyla hantallaşan bir kısım yok. Yani ne Resident Evil 6 gibi, bütün korku – gerilim unsurlarını aksiyona teslim ederek momentumu gazlamışlar ne de ilk Silent Hill oyunu kadar hantal bir girizgahla oyuncunun esnemesini sağlamışlar. Sinking City 2, hikâyeyi gereksiz yere sündürmeden ilerliyor. Özellikle korku oyunlarında son dönemlerde sıkça gördüğümüz “oyun süresini uzatmak için aynı mekanikleri tekrar tekrar kullanalım” yaklaşımına fazla düşmemesi en olumlu taraflarından biri.

7-8 saatlik süre boyunca anlatmak istediğini anlatıyor ve yoluna devam ediyor.

Peki Sinking City 2, En İyi Lovecraft Oyunu mu?

Şahsen Lovecraft konseptini en iyi taşıyan oyunun Call of Cthulhu: Dark Corners of the Earth olduğunu düşünüyordum. Bu düşüncemi aniden değiştirirsem, anılarıma hıyanet edermişim gibi hissediyorum. Dürüst olmam gerekirse Sinking City 2 bu konudaki fikrimi epey değiştirdi. Özellikle kült âlemine adım adım çekildiğimiz bu sindirimli yapı, Sinking City 2’yi şimdiye kadar yapılmış Lovecraftian oyunlar arasında farklı bir noktaya taşıyor.

Elbette Sinking City 2’nin her şeyi kusursuz yaptığı söylenemez. Özellikle teknik detaylara eğildiğimizde, “zor koşullar altında” ortaya çıkmış bir oyun olduğu daha fazla belirginlik kazanıyor. Hedefleme sistemi hantal. Yakın dövüş sistemi daha da hantal. Grafiklerde bütçesinin sınırlarını zaman zaman hissediyorsunuz.

Ama atmosfer?

Orada işler değişiyor.

Sinking City 2, Lovecraft korkusunu yalnızca yaratıklarla değil, oyuncuyu yavaş yavaş o dünyanın içerisine çekerek kuruyor. Tam da bu yüzden, oyunu bitirdiğimde aklımda kalan şey Silent Hill’e ne kadar benzediği değil, Lovecraft evreninin ruhunu ne kadar iyi yakaladığı oldu. Özellikle de hemen hemen her türden oyun ölçümlemesinin, grafik kalitesiyle eşdeğer olarak değerlendirildiği bu kalabalık dönemde, hikayesiyle oyuncuyu diri tutabilecek bir yapı inşa edebilmek gerçekten de zor.

İşte Sinking City 2 tam olarak bunu yapmayı başarmış. AAA endeksine göre değerlendirilmeden oynadığınızda sizi elbette içine çekmeyi başaracak. Beklentileri çok yükseltmek istemem ama 2026 yılı açısından benim için en önemli sürprizlerden biri oldu diyebilirim.

Peki sizce Sinking City 2, şimdiye kadar yapılmış en iyi Lovecraft uyarlamalarından biri olabilir mi?

Fatih Yürür


RETROVILLE TV

NEDEN TUTMADI?

Sinema tarihinin değeri bilinmemiş, kıyıda köşede kalmış, seyirciden ya da eleştirmenlerden çokça dayak yemiş, gişede çuvallamış ama bir şekilde hayatımızda iz bırakmış yapımlarını keşfetmeye hazır mısınız?